KELAYNAK (KEÇELHANAK) FESTİVALİ
27 Eylül 2024, 08:54
İlçemizin bir sembolü haline gelen kelaynak kuşları son yıllarda koruma altına alınmıştır. Şu anda dünyada sadece Birecik, Suriye ve Fas’ta yaşayan kelaynaklara 1500’lü yılların başlarında Almanya, Avusturya ve İsviçre gibi memleketlerde rastlanıldığı ileri sürülmektedir. Kelaynaklar eskiden Türkiye'den Kuzey Afrika'ya, Arap Yarımadası'ndan Fas'a kadar oldukça geniş bir alanda yaşamaktaydı. 1700’lü yıllarda Alp dağlarında da ürediği söylenir. Kuzey Afrika’da yaygın olarak rastlanılan kelaynaklara Mısır firavunları dönemindeki hiyeroglif yazılarda da rastlamak mümkündür. 17. Yüzyılın sonlarında doğru bu bölgelerden çekildiklerinden dolayı Avrupalılar tarafından kelaynak kuşlarının neslinin tükendiği sanılmıştır. Ortadoğu ve Afrika’yı dolaşan Avrupalı gezginler 1879 yılında kelaynakların toplu halde yaşadıklarını tespit etmişlerdir. C.G. Danfort’un Birecik’e gelerek inceleme yapması ve Avrupa’da duyurmasından sonra birçok doğa bilimci Birecik’i ziyaret etmiştir. Avrupalıların bu yanılgı ve sanısından sonra kelaynakların neslinin tamamen tükenmediği ve Birecik’te toplu hâlde yaşadıkları, 1855 yılında yayınlanan Historia Animalium adlı eserde tarif edilmiş ve yaşam biçimleri hakkında bazı bilgiler verilmiştir. Gene bu tarihlerde Alman Kumellove 1300 kelaynak kuşunun bölgede yaşadığını belirtmiştir. Bu dönemlerde kelaynakların bir bulut kümesi gibi Birecik üzerinde uçtuğu ifade edilmiştir. Şu anda ise kelaynak kuşları dünyada sadece Birecik, Suriye ve Fas’ta bulunmaktadırlar. İlçe halkı bu kuşlara Keçelhanek ismi verirler. Bir zamanlar ilçede gayet yoğun bir şekilde yaşarlardı. Hatta ilçe merkezine bağlı en ücra köşelerde akan çayların kenarında bir kelaynak kuşunun yiyecek aradığını görürdünüz. 1980’li yıllardan sonra akan çaylar kurudu. Yemyeşil dere kenarları kuru ve kıraç haline geldi. Öyle ki kimin tarafından kazıldığı bilinmeyen, yüzyılların bize taşıdığı kuyular bile susuz hale geldi. Böylece kelaynaklar da bölgeye rağbet etmeyi bıraktı. Geçmişte kelaynaklar ilçede bir takvimin başlangıcı, borç ödemenin zamanı, birçok olayın başlangıç ve bitiş vakti idi. 1970’li yıllara kadar kelaynakların gelişi bütün ilçe halkının beklediği zamandı. Köy merkezlerinden hafta içi ilçeye alışverişe gidenler, dönüşünde “Duydun mu? Kelaynaklar gelmiş mi?” diye sorarlardı. Halk kelaynağın gelişini, baharın müjdecisi, çetin kış aylarının sona ereceğinin işareti olarak görürdü. Yaşlılar şöyle anlatırlar gelişini: “Kelaynaklar mübarek kuşlardır. Bu mübarek kuşlar her yıl şubat ayının 12 ile 20’si arasında ilçemize misafirliğe gelirler. Fakat bu tarihte gelen kuş sayısı sadece üç tanedir. Bunlar uzak diyarlardan semalarda kanat çırparak, süzüle süzüle bu mübarek beldeye misafir olurlar. Gelmeden önce bu iş ile görevli adamlar üç adet battaniye hazırlar, kalenin üzerine ve en yüksek bölümüne çıkıp onları gözlemeye başlarlar. Bu misafirliğe gelen keçelhanek’lar bir erkek ve iki dişidirler. Bekçiler her gün kaleye çıkıp gözetlemeye devam ederler. Bazen gecenin yarısında gelip kalenin burçlarına konar, bazen sabaha yakın, bazen de gün ortasında geldikleri görülür. Kaleye konunca görevliler hemen yanlarına gidip soğuktan donmayan ikisini battaniyeye sarıp ısıtırlar. Dişi olanlardan biri mutlaka buz tutmuştur. Bazen öldüğü olur. Tabi adamlar zamanında yetişmez ise… Hemen onlara yiyecek ikram edilir. Devrisi gün kelaynakların gelişi şehir halkına müjdelenir. Bu haber kısa zamanda ilçenin tüm ücra köşelerine kadar yayılır. Bu kuşlar burada misafir olduktan sonra adeta diğer arkadaşlarına haber verircesine peyder pey kafileler halinde gelmeye başlarlar. Kelaynaklar kesilmezler, etleri yenilmez. Taş atılmaz, avlanmazlar. Tek düşmanları kale kayalıklarının en yüksek yerlerine çıkmayı başaran hain tilkilerdir. Kafileler halinde gelen kelaynaklar adeta aralarında ilçe köylerini paylaşırlar. Köylere, çay kenarlarına dağılıp yerdeki akrep ve çeşitli haşeratların bir temizliğini yaparlar. O uzun gagaları ile nice arı, akrepleri ve çeşitli haşeratları deliklerinden çıkarıp yerler. Onların gelişi ile pınarlar yeniden akmaya başlar. Kuruyan çaylar yeniden canlanır. Bahar keçelhanek ile başlar. Onun için onlar baharın müjdecisidirler.” Halk işte bunları böyle sever. Fakat bu göçleri neden Birecik? Niçin Şubat ayının ortası? Bu mübarek kuşların bu mübarek şehirde gördükleri şey ne? Niçin aynı havzada bulunur, Halfeti, Karkamış, Carablus değil de Birecik’e gelirler. Niçin ille de kaleye yerleşirler? Derler ki; Hz. Süleyman döneminde keçelhanek postacılık görevi yapardı. O mübarek peygamberin mektuplarını alır, bölgedeki krallara, meliklere götürürdü. Yüzlerce metre yükseklerde deveran eder, bölgedeki olayları gününde Süleyman peygambere haber verirdi. Hem istihbaratçı idi, hem postacı. O zamanlar Birecik yakınlarında Za’ma diye bir şehir vardı. Dünyanın en güzel şehri idi. Sokakları rengarek mozaiklerle döşeli idi. O şehirde yaşayanlar adeta cenette yaşarlardı. Birecik kalesinden Za’ma şehrini şeyretmek bir tutku idi. O muhteşem şehir dağ ve tepelerin üzerini süslemişti. Muhteşem binaları, muazzam yapıları, göz kamaştırırdı. Süleyman peygamber yaz aylarını bu şehirde istirahat ederek geçirirdi. Muhteşem bir sarayı, mozaiklerle döşenmiş bir havlusu vardı. İnsanlar bu mübarek peygamberi gelir, ziyaret eder, onun emirlerini dinlerlerdi. Yüce Allah onun emrine rüzgârı, cinleri, toprağı, kuşları, kurtları vermişti. Hepsinin dilini konuşur, onlarla toplantılar düzenlerdi. Bir gün kuşların meclisini toplamıştı. Bütün kuş beyleri onun önünde dizilmiş emirlerini bekliyorlardı. Ama aralarında görev açısından en kıymetli olanı yoktu. Adı Hüdhüd’dü o zamanlar kelaynakın. Yüce Nebi sordu: “Aranızdan Hüdhüd’ü (kelaynak) gören varmıdır? Bu kuş neden meclis toplantılarına katılmıyor veya gecikiyor? Eğer gelir ve bana geçerli bir mazeret göstermezse, şahit olun onu cezalandıracağım.” dedi. Herkes “Kelaynakın sonu geldi” diye aralarında mırıldandı. Biraz sonra semanın maviliğinde süzülerek yere inen kelaynak doğruca huzura çıktı. Süleyman peygamber, “Nedir seni geciktiren?” diye sorunca kelaynak mazeretini şöyle anlattı: “Sultanım, Seba memleketinde bir melik gördüm, San’a diyarında, Yemen ellerinde. Melik bir kadındı. Güzelliği güneş gibi ışık saçıyordu. Etrafında büyük ve muhterem insanlardan bir meclisi vardı. Onları izledim, dinledim. Ne yazık ki Allahın yarattığı bir nesne olan güneşe secde ediyorlardı. Çok üzüldüm. Hâlbuki Güneş de bizim gibi bir yaratıktı.” Sebe, Güney Arabistan'da yer alan ve halkı ticaretle tanınmış bir ülke idi. Başşehri de, şimdiki Kuzey Yemen'in merkezi Sana'nın kuzeydoğusunda, takriben 55 mil mesafede olan Ma'rib kenti idi. Main krallığının yıkılışından sonra, M.Ö. yaklaşık 1100 yıllarında güç kazandı ve bin yıl boyunca Arabistan'da hüküm sürdüler. Daha sonra, M.Ö. 115 yılında onların yerini Himyerîler aldı. Bunlar da Arabistan 'da Yemen ve Hadramut, Afrika'da da Habeşiştan'ı idare etmiş, Güney Arabistan'ın meşhur başka bir milleti idi. Sebeliler, bir taraftan Afrika kıyıları, Hindistan, Uzak Doğu ve Arabistan'ın iç kısımlarının dâhil olduğu yerlerde cereyan eden tüm ticarî faaliyetleri, diğer taraftan Mısır, Suriye, Yunanistan ve Roma'ya yönelik ticareti ellerinde tutuyorlardı. Eski çağlarda servet ve refahları ile meşhur olmaları işte bundandı. Hatta öyle ki, Yunan tarihçilerine göre o devirde dünyanın en zengin kimseleri bunlardı. Ticaret ve alışverişin yanında, ulaştıkları bu refahın başka bir nedeni de, ülkelerinin birçok yerinde barajlar inşa etmiş ve sulama maksadıyla yağmur suları toplamış olmalarıydı. Bu tesislerle ülkeyi gerçek bir bahçeye çevirmiş bulunuyorlardı. Yunan tarihçileri, Sebeliler ülkesinin olağanüstü yeşilliklerine dair ayrıntılı bilgileri bize kadar ulaştırmışlardır. Kur'an-ı Kerim de, Sebe Suresinin 15. ayetinde buna işaret eder. O yüce Nebi Süleyman Za’ma’daki (Belkıs) sarayına çekildi. Meclisini topladı. kelaynakı huzura çağırdılar. Yüce Nebi “Ey kelaynak” dedi. “Dediklerin doğru ise bir mektup yazdım. Al ve götür. Kadının başı ucuna bırak ve seyret. Gör bakalım ne yaparlar?” Kelaynak izin isteyip mektubu aldı. Yüce yaradanın ismi ile semalara doğru yükseldi. Daha sonra Za’ma’dan San’aya doğru kanat çırparak yola devam etti. Mektubu bu şanı yüce meliğe, yani Belkıs’ın başı ucuna bıraktı. Melike Belkıs mektubu görünce hemen orada okudu. Allahın yüce elçisi Süleyman’dan geliyordu. Olay çok uzun hepsini anlatmayalım. Sonunda Belkıs Süleyman’ı ziyarete karar verdi. Kelaynak haberi tez elden yüce Nebi’ye iletti. “Ey Nebi. Belkıs yola çıktı, Za’maya geliyor.” dedi. Süleyman Za’ma’daki konağında meclisini topladı. Durumu mütalaa ettiler. Orada cinlerin büyükleri de hazır idi. Süleyman cinlere dönerek; “Bu kadına bir sürpriz yapalım.” dedi. “Düşünceniz nedir?” dedi. Cinler “Bir kaç saat içinde onun oturduğu altın tahtı sana getirelim. Gelince görsün ve yüce yaradanın her şeye kadir olduğunu anlasın.” dedi. Asaf isimli bir şahıs Süleyman’ın veziri idi. Cinlerin bu sözüne biraz tebessüm etti. Süleyman; “Ey Berhiya’nın oğlu seni güldüren nedir?” dedi. Asaf “Cinlerin bir kaç saate getireceği tahta güldüm. Allah onları ışıktan yarattı. Saniyede bir kaç defa dünyayı dolaşırlar. Neden birkaç saatte getirecekler, ona güldüm.” dedi. Süleyman, “Peki, sen buna gücü yetenlerden misin ki gülmen geliyor?” dedi. Asaf, “Evet ya Nebiyallah. Göz açıp yummak kadar bir mesafe bana yeter.” Ve zaten taht gelmişti. Yüce Allah bu zata böyle bir yetkiyi vermeseydi kimin gücü buna yetebilirdi. Günler sonra Belkıs yamaçtan kervanı ile şehre girdi. Bütün Za’ma halkı ayakta idi. Askerler onu ve kafilesini doğruca Yüce Nebi’nin sarayına getirdiler. Kadın atından inerek bütün haşmeti ile sarayın kapısından içeri girdi. Bir de ne gürsün; yolunu masmavi bir havuz kesiyordu. İçinde balıklar bile görünüyordu. Kadın elbiselerini yukarı doğru çekerek suya daldı. Fakat su zannettiği şey kupkuru bir zemin idi. Hayretler içinde kaldı ve bir daha yere baktı. Yine deniz gibi görünüyordu, ama ne deniz ne de suyun damlası yoktu. Evet, sarayın tabanına mozaikler döşenmişti. Hiç görmemiş ve mozayiği tanımamış insanların gözlerini yanıltıyordu. Onu su zannederlerdi. Bu Za’ma şehrinin bir harikası, bir sanat mucizesi idi. Daha sonra aradan nice yıllar geçti. Yüce Nebi bu dünyadan Yüce Allah’ın katına alındı. Kelaynaklar evlatlarına kimbilir belki de bu olayları ve Za’ma’yı anlattılar. O mukaddes toprakları defalarca kendi dilleri ve düşünceleri ile nesillerine aktardılar. Bir Birecik var. O Za’ma’ya bakar. O şehrin Yüksek kayaları bizim yurdumuzdu. Gündüzleri Yüce Nebi’nin sarayında geceleri mukaddes şehrin kayalıklarında otururduk. Fırat’ın sahillerinde Allahın bereketi ve rahmeti vardı. Kelaynak’ın nesilleri karar verdiler. “Ey ecdadımız. Biz de yılda bir defa bu topraklara gidelim, o mukaddes yerleri ziyaret edelim. Sizin yaşadığınız kayalarda biz de yaşayalım.” dediler. O gündür bu gündür her yıl buraya o yüce nebinin gezdiği toprakları görmeye, koklamaya, ziyaret etmeye gelirler. İşte o günden beridir biz de Za’ma şehrini Belkıs şehri olarak biliriz. Zira Belkıs ile Süleyman (a.s) o şehirde büyük bir törenle evlendiler.
DIĞER HABERLER
-
KETİKAN AŞİRETİNE BAĞLI ALMAMED KABİLESİNDEN AKRABALARIMIZI ZİYARET ETTİK
04 Ocak 2026, 18:51
-
Yolları ayıranlara inat, Gönülleri birleştiriyoruz.
12 Temmuz 2025, 04:38
-
23 Mayıs 2025, 21:26
-
ketikan aşireti halebli kabilesinden çoğanlı malmezin Ali bileni kaybettik
23 Mayıs 2025, 21:18
-
dernek olarak aşiretimize ait köylerimizi ziyarete devam ediyoruz
23 Mayıs 2025, 21:09
-
DERNEK YÖNETİMİMİZ GENEL KURUL TEKRARINI YAPTI
15 Aralık 2024, 21:22
-
DERNEK YÖNETİMİMİZ İLÇEMİZİ TANITMAK AMACIYLA YAPILAN K-KELAYNAK FESTİVALİNE KATILDI
30 Eylül 2024, 18:44
-
KELAYNAK (KEÇELHANAK) FESTİVALİ
27 Eylül 2024, 08:54
-
KUTLU DOĞUM HAFTASI KUTLAMALARINA KATILDIK
20 Eylül 2024, 09:21
-
Derneğimizden Bölgeye Anlamlı Destek: Birecik’te Dev Fıstık İşletmesi Dualarla Açıldı
13 Ağustos 2024, 11:40